Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler…
Posted by Sinan Canan Eylül 24, 2008
Çeyrek asırdan fazla oldu; ama ben daha dünmüş gibi hatırlıyorum.
Yedi yahut sekiz yaşlarındayım; erkek kardeşim ise iki yaş daha küçük benden. Halının üzerinde oturmuş meraklı gözlerle bakıyor ve dinliyoruz. Dedem anlatıyor her zamanki gibi; sakalları, nur yüzü, vakur ama sevecen tavrı hep gözümün önünde.
Belki daha evvel on kere anlattığı şeyleri yine heyecanla dinliyoruz. Bir yandan bu kadar şeyi nereden öğrendiğini düşünürken, bir yandan da adeta sinema filmi seyreder gibi, anlattığı hadiselerin gözümde canlandığını hatırlarım yıllardır.
Yine anlatıyor dedem… Sonra, muhtemelen ilgimizin dorukta olduğu noktayı takip ederek, gözlerini gözlerimize dikiyor ve bize temel olarak gördüğü bazı bilgileri de vermeyi ihmal etmiyor.
‘Beş şeyi insanlar bilemez!’ diyor otoriter ama sevecen bir ses tonuyla:
‘Kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman yağacağını, doğacak çocuğun erkek mi dişi mi, said mi şaki mi (iyi huylu mu kötü huylu mu) olacağını, kişinin yarınki kazancını ve nerede öleceğini… Allah’tan başka kimse bilemez!’
Hayretle ve ürpererek dinliyoruz. Kardeşim de çok bir şey anlamıyor aslında, biliyorum. Fakat o da dedemin anlatırken duyduğu heyecan ile sarmalanmış gibi çıt bile çıkartmadan dinliyor. Hiçbir şeyin göründüğü kadar basit olmadığına dair ilk derslerimizi aldığımızı bilmeden, büyük bir merakla dinliyoruz…
***
O günlerin üzerinden yıllar geçti. Ben üniversitede biyoloji ve doğa bilimleri okumaya başladım. Bir gün, alanında ünlü bir hocamız derste ‘Eskiden doğacak çocuğun cinsiyeti bilinmez derlerdi; ben şimdi isteyene isteyen cinsiyette çocuk yaparım! Yağmur ne zaman yağar bilinmez derlerdi, şimdi televizyonu açan yağmur zamanını öğreniyor! Ama hala ortada bunları söyleyen boş kafalı softalar var bir sürü!’ deyiverdi…
Ruhumdaki derin yaranın acısını tarif edemem…
Benim o aslan gibi dedem, bizi hikâyeleriyle bambaşka diyarlara götüren, bildiğimiz her şeyin neredeyse onda dokuzunu öğrendiğimiz dedem, ‘boş kafalı bir softa’ oluvermişti! Hem sinirlendim, hem üzüldüm. O güne kadar hiç düşünmemiştim bunların üzerinde. Ama gerçekten de, televizyonu açınca hava durumunu dinleyebiliyordum ve tüp bebek uygulamaları artık sıradan hadiseler olmuştu bile! Doğru muydu gerçekten, bize anlatılan her şeyin sadece ‘hikâye’den ibaret olma ihtimali?
Verecek bir cevabım yoktu o gün. Sorularımla baş başa kaldım.
Ama neyse ki, sorularımı hiç unutmadım.
Yıllar sonra, üniversite bitip de akademik hayatın kapısından girince, çok farklı konularla ilgilenmek nasip oldu kısa zaman içinde. Bunlardan bir tanesi de kaos fiziği ve buna bağlı ‘kaos bakış açısı’ idi. Bu bilim dalı, öngörülemeyen, karmaşık, hesaba kitaba gelmez, ve çoğu zaman ‘garip’ işlerle ilgileniyordu. Bu dalın bilim adamları, sözgelimi bir su girdabının şeklini nasıl aldığını ve koruduğunu anlamak için senelerini harcıyorlardı. Merak ettim; ne yapıyorlar diye biraz daha yakından bakınca, çok ilginç şeyler öğrendim…
Çok özetle söylersem; tabii süreçler (canlı bir hücrenin içindeki kimyasal tepkimelerden, akan bir nehir suyunun oluşturduğu burgaçlara kadar hemen her şey), çok karmaşık ve hesaplanamaz, adeta sonsuz karmaşıklıkta nedenlerin ortak sonuçlarıymış meğerse.
İşte bu nedenle, normal bir cinsel birleşme sonrasında milyonlarca spermin hangisinin yumurtayı dölleyeceğini ve dolayısıyla bebeğin hangi cinsiyete sahip olacağını halen bilmiyormuşuz!
Aynı nedenle, spermi seçip döllenmeyi yapsak bile, ortaya çıkacak organizmanın özellikleri hakkında neredeyse hiç fikrimiz olamazmış meğerse…
İşte bundan dolayı ‘klonlanan’ (aynı genetik şifreye sahip olacak şekilde birbirlerinden kopyalanan) canlılar bile birbirinin aynısı bireyler olmuyorlarmış…
O yüzden iki parmak izi, iki kar tanesi birbirine benzemezmiş meğer…
O yüzden hava tahminlerimizin güvenilirliği üç-dört günün ötesine geçemiyormuş.
Seneye bu zaman yağmur yağıp yağmayacağını bilmemiz halen imkansızmış…
İşte bu nedenler yüzden, biz aslında halen hiç bir şeyi kesin olarak bilemiyormuşuz…
Bunlar, günümüz biliminin bize söyledikleri. Bahsedilen ‘hesaplayamama’ özelliği, teknolojik eksikliklerden kaynaklanan bir sınır da değil üstelik. Karşımızda kuramsal bir sınır var; onun ötesini hesaplayamıyoruz. ‘Pekin’de kanat çırpan bir kelebek, Washington’da bir fırtınaya bile neden olabilir’ diyor kaos bilimcileri! Yani neredeyse tüm büyük ölçekli hadiseler, başlangıç koşullarındaki minik değişimlere bu kadar hassas bir biçimde bağlı. Hava durumunu uzun vadede kesin biçimde hesaplayabilmek için, tüm kelebeklerin, sineklerin ve kuşların kanat çırpışlarını, tüm soluyan canlıların nefes alış-verişlerini ve daha milyarlarca farklı değişkeni hesaba katmak mümkün mü? Elbette değil. İşte o yüzden bilemiyoruz, sadece kısa vadeli, ortalama tahminlerde bulunabiliyoruz…
Sadece böyle büyük ölçekli hadiselerde değil, atom altı dünyada da ‘Heisenberg belirsizlik ilkesi’ hâkimmiş meğerse! Orada da hiç bir şeyi kesin olarak ölçemiyormuşuz! Bir atomun ne yapacağını hesaplayamıyormuşuz da, ancak birkaç milyar atomun ortak davranışını kısa vadeli de olsa öngörebiliyormuşuz…
Dedemin dediği gibi, bu bilgiler insana kapalıymış kısacası.
Bilim adamlarının yıllar süren çalışmalarından çıkarttıkları sonuçları, dedem bize o ilkokul tahsili ile evindeki halısının üzerinde yıllar önce öğretirmiş meğer.
Ne diyeyim?
Yıllar sonra tekrar, ‘teşekkürler dedeciğim!’…
Mekânın cennet olsun…
Mustafa demiş
hocam harikasınız, yazılarınızdan ayıramadım kendimi, saatlerim bu sitede geçecek anlaşılan
Çağatay demiş
”Allah size gaybı bildirmez; fakat resullerinden dilediğini seçip onlara gaybı bildirir. Onun için, Allah’a ve resullerine iman edin. Eğer iman edip [günahlardan] sakınırsanız size çok büyük bir mükâfat vardır.) [Âl-i İmran 179]
(Allah gaybı herkese bildirmez; ancak dilediği [mucize olarak bildirdiği] resul bundan müstesnadır; çünkü her peygamberin önünden ve ardından gözcüler [melekler] salar.) [Cin 26, 27]
Bir gün Resulullahın devesi kayboldu. Münafıklar bunu fırsat bilip, (Hani göklerden, Cennetten, Cehennemden bahsediyordu. Kaybolan devesinin yerini bile bilmiyor) dediler. Münafıkların bu sözü Resulullah’a ulaşınca, (Vallahi ben ancak Rabbimin bana bildirdiklerini bilirim. Başkasını bilmem. Şu anda Rabbim, bana devemin nerede olduğunu bildirdi. Devem, şu anda falanca yerdedir) buyurdu.
Tarif edilen yere gidip, deveyi bir ağaca bağlı olarak buldular.
Yaratıcısını bile bilmeyen bi insanın bildikleri bileceklerinin ne kadarı olabilir ki?
katre demiş
sitenizi bugün keşfettim ve harika yazılar büyük bir zevkle okuyorum,paylaşımlar için çok teşekkürler.
Erke demiş
Hem çok duygulandırıcı, hem çok düşündürücü bir yazı. Çok teşekkürler.