Bilimci Düşüncenin Temel Sorunu
Yazan: Sinan Canan Şubat 23, 2009
Bilim, günümüzde belki de en yüce makama yerleştirilmiş insan etkinliği olarak karşımıza çıkıyor. Diğer insan etkinliklerinden farklı olarak bilimin bu ‘yüce’ durumu, geçtiğimiz birkaç yüzyıldaki parlak başarıların ve günümüz dünyasının şekillendirilmesindeki doğrudan rolü ile yakından ilişkilidir.
Bu gün bilim adamlarının araştırmaları büyük bir hızla devam ediyor. Gelişmiş ülkeler bilimsel araştırma ve geliştirme çalışmalarına büyük miktarda kaynak ayırıyorlar. Bilgi üretimi çoktandır, anlamak için bilgiden, hakim olmak için bilgiye doğru kaymış durumda. Bu yarışın gerisinde kalanlar da mecburen mazlum olmaya ve elindekilerle yetinmeye mecbur kalıyorlar.
Dolayısıyla bilimsel bilgi, günümüzün en önemli güç kaynaklarından birisi. Bunun yanında, bilimsel olarak temeli çok sağlam olmasa da, her şeyin bilimle açıklanabileceği, bu gün olmasa bile, ileride bir gün bilimsel yaklaşımın temel sorunlarımızın hepsine çözüm bulabileceği inancı hakim. Bilimsel bilginin, teknolojik ilerlemeyi sağlama ve etrafımızda olan biteni anlama bağlamında önemli veriler sağladığı malum. Fakat tüm bu ‘ham veri’lerin etrafına açıklayıcı bir anlam çerçevesi çizme konusunda bilimin tek başına yeterli olduğunu henüz söyleyemiyoruz.
Karıştırılan en önemli hususlardan birisi, bilimsel bilgilerin aslını oluşturan sonuçlar (veriler) ile bilimcilerin yorumlarının aynı sınıflandırma içinde “bilim” olarak değerlendirilmesidir. Bir bilimci, falanca denizanasının falanca organı hakkında dünyada en fazla bilgiye sahip kişi olabilir. Hatta nadiren de olsa, bunun dışında derinleştiği birkaç farklı bilimsel alan bile bulunabilir. Fakat bu bilimci, hayatın kökenleri, evrenin ortaya çıkışı veya yaşamın amacı gibi konularda konuşmaya başladığında, ağzından “mutlak doğruları” duymayı beklemek, mantıken beyhude bir çabadır. Bırakınız mutlak doğruyu, herhangi bir ‘uzman’ın, kendi uzmanlık alanı dışındaki alanı ilgilendiren ifadeleri, aslında bilimsel bile değildir çoğu zaman. Zira bilimcilerin yorumlarını bilimin kendisinden ayıran en önemli özellik, yorumların, kişisel inanç ve zihinsel yapılar tarafından şekillendirilmesidir. Bilimsel veriler ise bunlardan bağımsız, nesnel (objektif) veriler olmak zorundadır. Örneğin, helyumun sıvılaştığı sıcaklık derecesi ölçülerek bulunabilir ve her bilimci laboratuvar koşullarında ve verilen şartlarda bu veriyle hemfikir olmak durumundadır. Çünkü bu veri kişilerden bağımsız bir ölçüm sonucudur ve aynı şartlarda hep aynı şekilde arz-ı endam eder. Fakat, sözgelimi, yaşamın kökenine dair konuşan binlerce bilimci, bir türlü aynı zeminde konuşmayı beceremez, zira bilimsel öncülleri kullansalar da, ifadelerinde kullandıkları savlar, bir çok bilimsel olmayan öncül içermek durumundadır (zira elde konuyla ilgili yeterli bilimsel veri yoktur).
Bu tip “insani” olumsuzluklara eklenmesi gereken bir başka önemli yan ise, özellikle eğitimli kesimde gözlenen malumatfuruşluk ve kibirli zihin yapısıdır. Bilimsel verileri kafada arşivleyerek, belli konular hakkında fikir sahibi olabilirsiniz; fakat bunları bir anlam çerçevesi içinde bir bütünün parçaları olarak açıklayabilmeniz için, belli bir takım bilim dışı öeröevelere gereksiniminiz olacaktır. Pozitivizmin sorgusuz sualsiz hükümferma olduğu modern bilim dünyasında, bilimsel verilerin nesnelliği (objektifliği) ile, kendi inançlarının öznelliğini (subjektifliğini) gizlemeyi bilinçsiz bir adet haline getirmiş sayısız bilimci mevcuttur. Yetersiz ve hatta tam olarak doğrulanamamış veriler üzerinde, verilerin boyunu kat kat aşan yorumlarla karşılaşmak, başta popüler bilim dergileri olmak üzere, bilimsel dünyada çok yaygın bir davranış bozukluğu haline gelmiş durumdadır. Uzmanlaşmanın fetişizm düzeyine yükseldiği günümüzde, gerçekliğin daracık bir penceresinin sağladığı verilerle yaşamını dolduran insanlar, gerçekliğin tümüne dair fikirler ileri sürerken, tüyler ürpertici bir pervasızlık segileyebiliyorlar.
Temel bir algılama yanlışlığından olsa gerek, bilgisi arttıkça mütevazılığı derinleşmesi gereken insanoğlu, tam tersine, malumatla doldukça, malumatfuruş ve dikkatsiz bir hal alıyor artık. Konuyla dışarıdan ilgilenen ve yaşam görüşlerinde bilime önemli değerler atfeden milyonlarca insan da, bu kafa karışıklığının dalgaları içinde yanlış kıyılara savrulmaktan korunamıyorlar bir türlü. Zira onların elinde bilim ile bilimcinin yorumlarını birbirinden ayırabilecek net kıstaslar çoğu kez mevcut değil.
Kısacası, E.F. Schumacher’in de veciz bir biçimde belirttiği gibi, “.. üzüldüğümüz ve taraftar olmadığımız husus, bilim adamlarının uzmanlaşıyor olması değil, daha ziyade, uzmanların genellemeler yapıyor olmalarıdır…”(*).
Ya bilimin bize sağladığı ‘ham çerçeve’ ile iktifa edeceğiz, yahut diğer farklı insanî yönlerimizi de utanıp sıkılmadan fikirler arenasında sergilemeyi göze alacağız. Aksi takdirde, bu ‘bilinçsiz yalan’ ile çok fazla mesafe almamız mümkün gözükmüyor.
(*) E.F. Schumacher, Aklı karışıklar İçin Kılavuz, İz yayıncılık, 1999; ISBN: 975-355-039-1Sayfa: 25
Sinan Canan, Eylül 2007 Haber Ajanda Dergisi
arda demiş
s.a hocam,
siteye kütüphane bölümünü de eklerseniz sevinirim.