Tartışmayın; Sohbet Edin…
Posted by Sinan Canan Şubat 23, 2009
Hiç bir insana rastlamadım ki, onda öğrenilecek bir şey olmasın.
(Alfred de Vigny)
Artık aşinayız; günümüzde basılı ve görüntülü neşriyatta herkes biribiriyle tartışıyor. Konu bulmak zor değil, zira en basit meselede bile insanlar adedince farklı ve orijinal (?) düşünce bulmak mümkün gibi görünmekte. Tartışma dediğimiz iletişim biçiminde, eğer buna bir iletişim türü diyebilirsek, bir konu üzerinde bir biribirinden farklı yahut tamamen karşıt görüşlerin karşılıklı üstün gelme çabaları öne çıkıyor. Tarafların amacı biribirinden bir şeyler öğrenmek değil çoğu zaman; bir punduna getirip haklılığını isbat, yahut yeri geldiğinde, muhteşem bir hamleyle taşı gediğine koyuvermek. Ortada paylaşılan bilgi, yeni öğrenilen bir şey yok çoğu zaman. Konuşulanlar havada uçuşuyor, en iyi bağrılan sloglanlar akılda kalıyor çoğu kez.
Belki de o yüzden bir çok tartışmanın ardından konunun bütün tarafları kendilerini muzaffer hissediyorlar.
Tartışmaların Genel Portresi
Özellikle televizyonlarınızda yayınlanan yahut doğrudan tanık olduğunu tartışmaları izlerken, tartışmacıların vücut dillerine dikkat etmenizi öneririm. İlk dikkatinizi çekecek şey muhtemelen, bir karşıt görüş savunulurken, diğer tartışmacıların adeta sinek vızıltısı savuşturur gibi bir yüz ifadesiyle muhatabını “dinlemesi” olacaktır sanırım. Dikkat buyrun, hemen herkes, söz sırasının kendisine geleceği anı “sabırla” beklemekle yükümlü gibi duruyorlar (bazıları buna bile tahammül edemiyor ya…). Görünen o ki, karşı tarafın ne dediği, ne anlattığı, muhatabının hiç de umurunda değil.
Bir de bir başka (hadi terbiyesizlik demeyeyim de) nezaketsizlik sıklıkla yaşanıyor tartışırken. Birisinin konuşmasını aniden bölen yekdiğeri, “Tamam, ben sizi anladım fakat…” diyerek sözü almaya girişiyor. Bilmem bunun derin anlamını hiç düşündünüz mü? Bence bu ifade şöyle tercüme edilebilir: “Tamam tamam; senin ne diyeceğin belli, zaten ne dediğini bildiğin de yok, zamanımızı boşa israf etme. Senin dediklerini de diyeceklerini de ben zaten düşündüm yıllar önce, kes sesini de dinle, BENDEN bir şeyler öğren!”. Ya da buna benzer bir şey… En basit tabiriyle, ayıp değil midir bu? Fakat biz bunu maalesef hep yapıyoruz…
Fazlaca gözden kaçan bir nokta daha var; tartışmacılar çok zaman birbirlerini ‘hatalı’, ‘yanlış düşünen’, ‘eksik bilgili’ yahut ‘tutarlılıktan yoksun’ olmakla itham ediyorlar. Birbirlerinin söylemlerini (elbette genellikle daha kibar ifadeler kullanarak) “saçma” kategorisine sokup, kendi savlarının daha akılcı ve daha doğru olduğunu isbata çalışıyorlar. Yukarıda işaret ettiğim karşıdakini dinle(ye)meme hastalığıyla da birleşince bu durum aslında ciddi bir mantık hatasını gözler önüne sermekte: Bir insan, özellikle de halka açık bir tartışmada bir fikri savunmaya aday olan bir insan, savunduğu fikre dair asgari bir iç tutarlılığa (temel bir mantıksal bütünlüğe) genellikle sahip olmak durumundadır (istisnalar dışında). Bu kişi velev ki, karşısındakilerin tüm hayat felsefelerine tamamen zıt, ahlaksız yahut asla kabul edilemez bir görüşü dillendirse bile, çoğu kez yeterince kulak verdiğimiz takdirde, o kişinin nasıl bir zihinsel birikimle bu sonuçlara vardığını anlama imkanımız doğabilir. Zira her insan, düşünce dünyası itibariyle ayrı ve yeganedir. Kendince fikirleri, nedenleri, yaşanmışlıkları ve çıkarımları vardır. Fakat amacımız anlamak ve karşılıklı iletişim (diyalog) değilse, elbette ki böyle bir zahmete katlanmanın da hiçbir pratik faydası gözükmeyecektir.
Ya Sohbet?
Halbuki kadim kültürümüzün temel sac ayaklarından birisi olan sohbet kültürü nasıldır? Hatırlayan var mı acaba? Çok şükür, benim halen “sohbet” edebildiğim dostlarım, bilgili tanıdıklarım var. Sohbetle tartışmanın çarpıcı farklarını da özellikle sohbetlerim sırasında farkediyorum.
Sohbetlerde esas olan dinlemektir. Konuşanın bir konuda uzman olmasına gerek yok; dinleyenler genelde söylenenlerden kendilerince bir şeyler çıkartmaya gayret gösterirler. Konuşma sırası kendiliğinden gelir; konuşan, ilgili konu yahut kavramla ilgili kendince yakaladığı bir açılmı paylaşır sakince. Birbirini tutuşturan mumlar misali, fikri aydınlık keskinleştikçe keskinleşir…
Demokrasi dediğimiz şey esasen sohbette işler; orada herkes fikrince vardır, fikri olan herkes de söz sahibidir.
Konuşmak aslında çok da arzulanmayan bir durumdur sohbetlerde; yahut öyle olmalıdır; zira orada amaç “istifade”dir. Düzeysiz tartışmalardan sonra damakta kalan o lezzetsiz muzafferlik hissine mukabil, sohbetlerden sonra dimağlarda bir doygunluk hissi, zihinlerde yeni fikirlerin tohumlarının yeşermeye başladığı duygusu hakim oluverir çoğu zaman. Tartışma sizi hasmınıza yönlendirirken, sohbet sizi size döndürür. Kendinizle hasbihaldir bir yerde sohbet. Sohbet bittiğinde siz artık başka bir insansınızdır. Fakat bu başkalık, bir adım daha olgunlaşmaktır, bunu bir şekilde farkedersiniz. Zira düşünce, düşüneni değiştiren bir eylemdir.
Belki de bu yüzden sohbetler tebessümle, tartışmalar çatık kaşlarla yahut alaylarla sürer genelde… Kimbilir belki de inkişafa programlı insan zihninin yeknesaklıktan ve bildiklerini tekrarlamaktan duyduğu azaptır tartışmanın o boğucu havası…
Birkaç nesil geçmeden koca sohbet kültürünün özellikle basın-yayın dünyasının menfi örnekleri sayesinde hayatımızdan silinip gitmesine seyirci kalmak zorunda değiliz. Yapacağımız şey basittir. Sohbet edelim, tartışmayalım. Arkadaşlarımızla, çocuklarımızla, eşimizle, aile büyüklerimizle sohbet etmek için bilinçli ve planlı zaman ayıralım. Bacak kadar çocuğumuzu dahi dinleyelim, dinleyelim ki, anlatacak fikirler yeşersin o minik kafasında. Sohbetin lezzetini tadalım ve tattıralım ki, tartışmanın acılığı dillerde daha bir şiddetli hissedilsin.
Göreceksiniz, sohbetin tadına doyum olmaz…
[Haber Ajanda Dergisi, 2006]