SinanCanan.net

Kişisel bir sayfa…

Ümmi’ye Mektup

Posted by Sinan Canan Şubat 23, 2009

mektupSevgili muhatabım merhaba,

Sana merhaba demek aslında garip; zira bu mektubun muhatabı muhtemelen bu mektubu okumayacak. Şu anda bunu okuyan kişi, yani sen ise muhtemelen bu mektubun muhatabı değilsin. Haydi diyelim ki hem muhatabısın, hem de okuyorsun. O zaman da muhtemelen pek bir şey anlamayacaksın bu yazdıklarımdan. Olsun, zaten buralarda bir şeyler düşünüp yazmak biraz da anlaşılmaz olmak değil mi zaten?

Sevgili ümmi kardeşim,

Ümmi, yani okuma-yazma bilmeyen birisine mektup yazmak biraz eblehçe görünebilir; fakat ben biliyorum ki sen teknik anlamda okuyup yazabiliyorsun. Daha teknik bir ifadeyle, senin beynin, bir zamanlar bir şekilde “kâğıt üzerindeki mürekkep izleri”ni diğer görsel uyaranlardan ayrı olarak çözümlemeyi öğrenmiş. Yani bu sayfadaki harfleri sadece birer leke olarak değil de harfler ve anlamı olan kelimeler olarak algılayabiliyorsun. Bu güzel. Peki, ben sana neden ümmi diyorum? İstersen biraz açayım:

Sen, sadece okuman gerektiğini düşündüğün şeyleri okuyorsun. Sen sadece sana öğretilmiş sorulara cevap arıyor, sadece sana verilen cevaplarla iktifa ediyorsun. Sana böyle öğretilmiş; bunun dışına çıkmak aklına bile gelmiyor. Birilerinin bir şeyleri her zaman senden daha iyi bildiğine eminsin. O birileri bir şeyler söylese de bir kanaat oluştursam diye adeta ağızlarının içine bakıyorsun. Onlar bir şey söylemeden sana bir soru sorulacak diye ödün kopuyor bazen, sus pus oluyorsun. Ama daha önceden birisinin verdiği cevap elinde hazırsa, onu cevap olarak verebileceğin her soruya balıklama atlıyor, cansiperane savunuyorsun dağarcığındakileri.

Sen bu yolu yarı-istemli olarak belirliyorsun genellikle. Hem düşünmenin ağırlığından kurtuluyor, hem de her konuda söyleyecek havalı bir-iki lafa sahip olabiliyorsun. Bunun sağladığını güven elbette göz ardı edilemez: Hem en temel varoluşsal sorunlarla hem de günlük politik-magazin mevzularla başa çıkabilmeni sağlayan birçok hazır paket hüccetin var senin. Derinliği olmasa ne gam? Kim senden derinlik bekledi ki bu güne kadar?

Büyük mevzuların derinlemesine tartışılması sıkıyor seni, biliyorum. Zira kullanılmayan organlar küçülür ya, idrak de bir süre sonra dumura uğruyor kullanılmadıkça. İnsan idrakinin yetmediği yerler elbette çok; ama bu idrak bir şeylere de yetmeli, değil mi? Yok, sen yormamayı seçmişsin kafanı. Bir nedenden dolayı inanıp güvendiğin adamlar sana ne söylerse gerçek odur; gerçeğe ne kadar muhalif olsa bile.

Örneğin, gördüğüm o ki sen, inancın konusunda bir referans istediğinde piyasadaki gözde seçeneklerden birisini alırsın eline. Onu büyük bir dikkatle okursun. Anlaman gerektiğini düşündüğün bölümleri, senden istenen şekilde anlarsın ve artık neredeyse bütün büyük sorunlarını çözmüş olursun. İnancının kutsal kitabını oturup da kendi kafanla okumaya yetmez yüreğin. İnancını gerçek anlamda yaşayabilenleri dinleyecek kadar keskin değildir kulakların. İnanç denen şeyin ne olduğunu anlayabilmek için bile o kadar yorucu bir süreç geçirmek lazım ki, sana da hak vermiyor değilim…

Haber mi istiyorsun? Bu kadar çelişkili bilgi arasında doğruyu nasıl bulacaksın? Hepsini okumak mı? Saçamalama canım; senin adamların belli zaten. Okuyuver onları, diğerleri zaten külliyen yalandır, değil mi? Senin beğendiklerinin karşısındakiler ya “kartel”dir ya da “dinci basın”. Üzerinde durmaya bile değmez.

Bilim dünyasında irfan almak istersen, yine güncel başlıklar senin işini görür. Al sana uyan birini, oku, kamyonla malumatı heybene yükle, senin âlemde hangisi geçer akçe ise oradan yarım yamalak cümlecikler bırak sözcüklerinin arasına. Son okuduğun şey sana “şu yalandır” diyorsa haykır aynısını. Bir diğeri de zaten bağırıyor oradan kendisine ezberletileni “şu tartışmasız gerçektir” diye. Al sana siyah/beyaz ikileminin en güzide örneği! Kendini iyi hissetmek için yetiyor değil mi bu? Ne gerek var o kadar okumaya, kafa patlatmaya, gönlüne danışmaya? Bu saatten sorna profesör mü olacaksın? Ama konuşmadan da duramıyorsun değil mi? İlâhi!

Nasıl? Yeterince tanıyabilmiş miyim seni?

Bak ümmi kardeşim, mutlusun biliyorum. Böyle konforlu yaşam kime cazip gelmez? Azıcık bir çabayla her şeyden anlar, hatta her şey için kavga eder hale gelebiliyorsun. Az marifet değil bu elbette. Fakat seni bir konuda uyarmalıyım:

Kafanın içinde beyin denen bir organ var. Bu organ senin sonsuz ruhuna aynalık yapan, dünyayı senin için anlamlandırmaya gayret eden biçare bir organcık. Senin sağdan soldan aldığın verileri anlamaya; dünyayı senin için “anlamlı” bir hale getirmeye gayret ediyor. Ne çare ki bunu da ancak, daha önceki bilgi ve tecrübe birikimleri(n) ile yapabiliyor. Fakat o beynin içinde öyle bir işleyiş var ki, bu gün bile hakkında en ufak bir fikrimiz yok. Anladıklarımızdan, dinlediklerimizden, gördüklerimizden bazen öyle şeyler çıkartabiliyor ki, kimi zaman çağ açıp-kapatan kararlar, kimi zaman gönülleri delen, gözlerden yaşlar akıtan sözler ve besteler bu organdan çıkıveriyorlar. İnan bana hepimizde aynısı var, hepi-topu birbuçuk kiloluk yağlı bir et parçası…

Neyse, demem o ki kendini aşan anlamlar üretmek beynimizin ve zihnimizin bir işlevi; daha da önemlisi adeta varlık nedeni. Tabi bunu yapabilmesi için doğru beslenmesi, hakikatin tüm yönlerinden haberdar edilmesi gerekiyor. Daha da mühimi, onu çalıştırmak gerekiyor, ancak çalışan bir zihin, aldığı veriler arasında bağlantılar kurarak sahibine yeni bir ufuk ve anlam alanı aralayabiliyor.

Peki, senin halin ne olacak ümmi kardeşim? Hiç çalıştırmazsan, hep aynı şeylerle beslersen, zihnin sana nasıl yeni kapılar açacak? Nasıl kurtulacaksın diğerlerinin papağanlığından? Daha da mühimi, bir zaman sonra, etraftan yardım kesilince, baktığın dünya sana ne anlam ifade edecek? Zihnin ona nasıl bir anlam yükleyecek? Söylesene: en son ne zaman kendinliğinden bir melodi mırıldandın? En son ne zaman aklına gelen bir düşünce kalbini hoplattı, gözüne yaşlar yürüttü? En son ne zaman “gerçek nedir” mevzusu üzerinde kendi kendine konuşurken yakaladın kendini?

Hiç mi? Eyvah!

Bence bundan bir çıkış yolu aramalısın…

Zira anlamsızlık çukuru, belki de cehennemin ta kendisidir.

(Sinan Canan; 2008; Haber Ajanda Dergisinde yayınlanmıştır)

4 Yanıt to “Ümmi’ye Mektup”

  1. ibrahim dal demiş

    Hocam harikasınız,bu yazınızı hakkı olmayan ama çeşitli ünvanlarla isminin önünü süsleyen insanlara adamışsınız,ancak onlar bu yazıyı okuyunca anlayamazlar….
    sevgiler saygılar….

  2. aslan mete demiş

    Hüküm
    Bu gün Cumartesi
    Oluşum tamamlandı
    Dinlenmeye çekildi efendimiz
    Zor oldu
    Sancılıydı
    Ama o isterse
    Olmayacak bir şey yoktur
    Oldu işte

    Şimdi hep beraber
    Boy atmasını seyredeceğiz karanfilin
    Ve
    Her Cuma gecesi
    Şiirler söyleyip
    Dualar okuyarak
    -Yeni doğan güneşle birlik-
    Şükranlarımızı sunacağız dostumuza
    O
    Bir gül suretinde gülümseyecek

    Hüküm verilmiştir
    Hiçbir din
    Hiç bir töre
    Hiçbir yargı ondan büyük değildir

    Sevgi yaratandır
    Sevgi ol diyen
    Sevgi olduran

    Baş eğdik – inandık-
    Ateş yenilmiştir
    Yenilmiştir barut
    Kin yenilmiştir
    Düşmüştür kahpe Bizans
    Gül kazanmıştır

    14,08,2004 Antalya 8,45

    İyiki varsınız…

  3. cihan demiş

    Değerli Hocam,

    Damardan girmişsin yine,teşekkürler…

    Ne geldiyse başımıza bu 2-3 fakülte bitirmiş, 2-3 lisan bilen, okuyup,yazan ama “HAK CAHİLİ” olanlardan diyoruz da yanılıyor muyuz acep?

    Sana ve Akıl,Gönlünü çalıştıranlara selam olsun.

  4. Selamet sizlerin üzerine olsun, Sinan Bey, yahut es-selamu aleyküm.

    Bahsettiğiniz şey, sadece seküler görüşlü çevrelerde değil, maalesef İslâmî câmia diyebileceğimiz insanlarımız arasında da hâkim. İşin kötüsü, bu anlayış onlara güzel olanmış gibi sunulup destekleniyor. Zaten inkârcı olsun, inanır olsun, bütün “toplum mühendisleri”nin ortak bir gayesi ve endişesidir: “Sadece ben, danışma encümenimdeki birkaç kişi ve bizim tasvip ettiğimiz kimseler düşünelim ve kitleler için kalıp düşünceler imal edelim. Herkes kendi zihniyle düşünecek olursa fikrî anarşi çıkar ve insanlar istemediğimiz yönlere savrulurlar.”

    Oysa, herkes kendi aklı ve de vicdanıyla düşündüğünde, bunu da hakikati, merhameti (empatiyi) ve doğruluğu bulmak hedefiyle yaptığında, ben kendi hayatımda gözlemledim ki, hiçbir zaman fikir anarşisi filan peyda olmuyor. Tam aksine, hoşgörü ve akl-ı selîmin gerektirdiği yönde bir uzlaşı sağlanıyor. Nitekim, günümüzün Batı akademyasını birçok yönden uzlaşıya ve barışa ulaştıran, hep birlikte bilimsel gelişmeyi idame etmelerini sağlayan şey, fikirlerinin hep bir noktadan neşredilmesi değil, tam aksine farklı fikirlerin hoşgörü ve geniş görüşlülük içinde paylaşılabilmesidir. Düşünen ve bilgili kimselerin düşünce ve bilgi paylaşımıdır. Batı akademyasında da bu genel duruma uymayan istisnâî bazı karın ağrıları da var elbette. Belki de bunlar, Batının kültürel ve fikrî (entellektüel) başarısını yok etmeye kadar gidebilirler de. Ancak şu ana kadarki başarılar, mükemmel olmasa da yeterince iyi bir seviyede, işte bu anlattığım bağımsız düşünce, hoşgörü ve geniş görüşlülük anlayışı sayesinde gerçekleşebildi.

    Sadece ümmî tabirini kullanışınıza bir miktar itiraz edebilirdim burada. Ama o tabirin Kur’an’da kullanıldığı anlam ve çağrışımları hakkında ikircikli durumdayım, zihnim karışık. O yüzden, yine de itiraz etmeyeyim. İtirazım ortak anlayışımızı ilerletmek amacına yönelik olacaktı bu arada; yoksa size, argo tabirle, “kılçıklık” yapmak için değil, hâşâ.

    Bizim siteye bir ara bir iki yorum bırakmıştınız. O zamanlar Hermes rumuzlu beyefendi de yorum bırakıyordu, ama yorumlar hususundaki bazı tasarruflarımı beğenmediği için gitti sonradan. Sağlık olsun. Sadece kendimi hatırlatmak için bu son paragrafı yazdım.

    Saygılar, selâmlar.

Yorum yapın

XHTML: Bu etiketleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <pre> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>