Seküler Eğitim ve Evrim
Posted by Sinan Canan Aralık 24, 2009
Günden güne ortaya çıkan şok gelişmelerle sarsılan gündemimiz içinde bir süredir ön saflarda gözükmeyen evrim-yaratılış-akıllı tasarım tartışmaları, her şeye rağmen arka planda ve sadece ülkemizde değil, tüm dünyada devam ediyor. Ülkemizde de özellikle Radikal gazetesi genel yayın yönetmeni İsmet Berkan, bu konuyu gündemde tutmaya yönelik yazılar kaleme alan isimlerden birisi.
Dünyada bu tartışmayı gündemin ön sıralarına taşıyan son büyük olaylardan biri, 2005 yılında Amerika’nın Pennsylvania eyaletine bağlı Dover bölgesinde görülen bir davaydı. Özetle, Dover Lisesi müfredat kurulundaki bazı isimlerin, lise biyoloji derslerinde “Darwin’ci evrim kuramının yanı sıra Akıllı Tasarım olarak bilinen alternatif kuramlara da yer verilmesi gerektiği” yönündeki istek ve müdahaleleri yargıya taşınmış ve aylarca ülke gündemini işgal etmişti. Sonuç itibariyle yargıcın Akıllı Tasarım görüşünü bilimsel bulmaması ve okullarda okutulmasının yasaklanması yönündeki kararı, evrim görüşü ve materyalist bilim dünyası için büyük bir zafer olarak kayıtlara geçmişti. Akıllı Tasarım görüşünün bilim dışı olduğu temel tezini savunan davacı tarafın en öne çıkan argümanı, yaratılışlabir şekilde ilintili bir görüş veya kuramın lise müfredatına sokulmasının, “devletin herhangi bir şekilde dini eğitim dayatamayacığı”nı öngören yasa maddelerine aykırılığını nazara veriyordu. İddiaya göre, Akıllı Tasarım ‘gibi’ bir görüşü okul müfredatına sokmak, eğitimin laik (seküler) yapısına vurulacak büyük bir darbeydi. Netekim sonuç,davacıların istediği şekilde, lisede Darwin’ci Evrim Kuramı dışında bir “soy oluş” kuramını öğretmenin yasaklanması oldu.
Ülkemizde de Sayın İsmet Berkan’ın benzer yöndeki yazılarına gazetedeki köşesinde belli aralıklarla rastlıyoruz. Berkan da okullarda evrim dışı görüşlerin okutulmasına, bilimsel düşünceye aykırılık açısından şiddetle karşı. Evrim kuramının, yeryüzünde canlılığın ortaya çıkışına ilişkin en hakim bilimsel görüş olduğu gerçeğinden yola çıkılarak, bundan başka bir açıklama aramanın yersizliği, evrim taraftarları tarafından sıklıkla dile getiriliyor.
Evrim kuramı, canlıların zaman içinde belli bir sıra ile ortaya çıkışlarına dair Charles Darwin tarafından önerilen ve zamanla geliştirilen bir dizi mekanizma önerisinden oluşmakta. Darwin’ci evrim kuramının amacı, canlıların tarihte hangi devrelerde ortaya çıktıklarından çok, bu canlıların “nasıl” ortaya çıktığını açıklamak. Darwin ve takipçilerine göre, ne kadar karmaşık olursa olsun, tüm canlılar, rasgele doğal süreçler sonucunda “evrim” adı verilen bir süreçle gelişip çeşitleniyorlar. Canlılarda meydana gelen küçük değişimler, eğer canlının yaşama ve üreme şansını artırıyorsa, bu canlı, özelliklerini gelecek nesillere daha başarılı bir biçimde aktarıyor ve bu şekilde biriken değişimler, uzun zaman süreçleri boyunca yeni canlı türlerinin ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu mekanizma evrim kuramında genellikle “doğal seçilim” olarak adlandırılmakta. Canlıların ortaya çıkış tarihlerine göre tasnif edilmesi ise kuramın sadece girizgahını oluşturmaktadır. Yani sıralı tür oluşumu, evrim kuramından da çok önce bilinen bir gerçektir.
Canlıların belli bir hiyerarşi içinde ve basitten karmaşığa doğru tarih boyunca arz-ı endam ettiklerini farketmek için evrim bilmek gerekmiyor; fosil kayıtlarına ve tarihlere bakan herkes bunu açıkça görebilir. Evrim kuramı ise, bunun “nasıl”ı için tamamen maddesel nedenlere bağlı bir takım öneriler sunmakta. Fakat bu önerileri ortaya koyarken kullandığı argümanlar çok da orijinal değiller. Sözgelimi “doğal seçilim” aslında hepimizin her gün yaşadığı biyolojik bir vakıa. Sakatlar bireyler ölüyor, ortama uyum özellikleri yüksek bitki veya bakteriler hızla çoğalıp ortama hakim oluyor, hatta tarım ve hayvancılıktaki “islah” yöntemleri bile bir yerde bu mantığa dayanıyor. Dolayısıyla evrim kuramcıları, bir çok gerçeği (fact) bir arada kullanarak, kendince bazı ileri sonuçlara varıyorlar. Fakat bu sonuç veya önerilerinin ne kadar bilimsel ne kadar metafiziksel olduğu çoğu zaman gözden kaçırılan önemli bir ayrıntı.
Evrim kuramı, Darwin’ci anlamda öğretildiğinde ortaya çıkan sonuç basittir: Canlı gibi karmaşık bir varlık biçiminin (insan da dahil) ortaya çıkması için doğa üstü bir yaratıcı güce gerek yoktur! Dünyanın maddesel koşulları, canlılığın kendi kendine ortaya çıkabilmesi için yeterlidir ve tüm canlılık (ve tabii ki insana dair tüm fiziksel-ruhsal özellikler), tabii tesadüflerin ve amaçsız bir değişimler zincirinin bir ürünüdür. Bir başka deyişle, bu karmaşık insan ve diğer tüm canlılar, kozmik bir “kaza”dan ibarettir.
Rasgeleliğe dayalı böyle bir açıklama için sormamız gereken bir çok sorudan birisi belki de ‘canlıların gelişim sürecinde rastlantının bu kadar temel belirleyici bir rol oynadığına dair bilimsel kanıtımız nedir?’ sorusu olmalı. Soruyu biraz daha açalım: Bakterilerin ilaçlara direnç göstermesi, ağaçların renklerindeki değişikliklerine bağlı olarak kelebek türlerinde gözlenen sayısal değişiklikler gibi beylik örnekler dışında, örneğin, ceylan gibi bir memelinin, denizde yaşayan bir balinaya dönüşmesinde, rastlantının rolü nasıl bu kadar kesin bir şekilde “bilinebilmekte”dir? Evet, canlılarda bir değişim kapasitesi olduğu açıktır; fakat bu kapasite kendi başına ve rastlantıların yöneticiliğinde ne kadar güçlüdür? Bir canlı soyunu sadece rasgele süreçlerle ne kadar değiştirebilir?
Elbette tartışılabilecek hususlardır bunlar. Fakat tartıştıkça görülecektir ki, bu noktada evrim kuramını savunan billimciler de, aynen suçladıkları “yaratılışçılar” gibi ciddi bazık “fizik-ötesi” kabullere yaslanmak durumundadırlar. Özellikle cansız maddenin “can” özelliğini kazanması konusu bir kez bilimsel olarak halen tamamıyla muammadır. Ortada bir çok senaryo vardır olmasına, fakat tamamen bilimsel verilere dayanan bir mekanizma halen önerilebilmiş değildir (henüz tamamen yapay olarak canlı bir hücrenin üretilemiyor olması da bundandır). Nesnel bir gözle bakınca, bilmediklerimizin bildiklerimizden çok daha fazla olduğu, kimsenin itiraz edemeyeceği bir gerçektir.
Adına bilimsel denmekle her düşünce bilimsel olmuyor. Siz evrim kuramını müfredattaki tek seçenek olarak savunabilirsiniz; ama bunu “dogmalardan arınmış tek bilimsel teoridir”gerekçesiyle yapamazsınız; zira öğretildiği haliyle evrim kuramı, “maddecilik inancı”nın (pozitivist materyalizm) doğrudan bir propagandası olarak kullanılmaktadır. (Rasgelelik bu kadar yüceyse, bir yaratıcıya ne gerek var?). Bilimsel bir çok gerçeği içermesine rağmen varılan sonuçlar asla bilimsel değildir ve böyle bir iddia kimden gelirse gelsin, bilimsel bir temelden yoksundur.
Evrim üzerindeki tartışmaları en çok besleyen ise, inançlı insanların evrim kuramının “her şeyinden” uzak durmaları ve onu kökten reddetmeleridir. Halbuki evrim görüşünden kişisel inançlara bağlı çarpıtmaları çıkarabilseniz, ortada sadece gerçek anlamda “biyolojinin” kalacağını rahatlıkla görebilirsiniz. Evrim kuramına dayanan materyalizm, bir çok bilimsel gerçeği, kendi istedikleri sonuca gidecek basamaklar olarak kullanmakta bir beis görmemektedirler. İnançlı bilim insanlarının da artık kökten reddiyecilik yerine, bilimsel gerçeklerle şahsi yorumlar arasındaki farkları iyi ayırt edebilecek feraseti geliştirmeleri, acil bir zorunluluktur. Gerçekler, akıllıca düşünülmüş yepyeni bir bakış açısı (paradigma) ile insalığı bambaşka ufuklara taşıyabilir. Özellikle, gerçek bilim ve akılla şimdiye kadar hiç çatışmamış, hep ortak zeminde buluşmuş olan İslam düşüncesinin bu konuda söyleyebileceği çok sözü olmalı.
E.F Schumacher, evrimcilerin bu kıymeti kendinden menkul öz-güvenlerine çok güzel bir benzetmeyle karşılık vermiş: “İnsan düşünen bir hayvansa, köpek de havlayan bir lahanadır”. Elbette olabilir; ama bilimcinin işi, aradaki bilgileri eksiksiz olarak doldurmadan konuşmamaktır; zira onun işi inançlarla değil, gerçeklerledir.
Kişisel inançları ise, yalnız kendisini bağlar, bağlamalıdır.
Erke demiş
Herhalde evrenin varoluşundan bu yana ‘kazara’ olan olayları sayabilmemiz mümkün olsaydı evrendeki tüm atomlardan daha fazla olduğunu söylenebilirdi. Gerçekten bu kadar büyük sayıda olay ‘kazara’ mı oldu? Occam’ın usturası her nedense bu durumda ele alınmıyor. İslam felsefesinin evrim’e karşı olmadığını düşünüyorum. Nitekim bunu destekleyen bir çok ayette bulunmakta. Ancak bu güzel yazınızda bahsettiğiniz üzere materyalistlerin iddiasında olduğu gibi amaçsız, bilinçsiz işleyen bir süreç değil. Görünen o ki, materyalistler kazara’yı Tanrı edinmişler.
Erke demiş
http://blog.ted.com/2007/12/murray_gellmann.php
Nobel ödüllü Fizikçi Murray Gellman’ın TED’de yaptığı bir sunum. Bu sunumda Fizik’teki Güzellik ve Gerçeklik arasında hayret veren bir bağ olduğu konusuna değiniyor. Eğer bir formül bir fenomeni izah ederden ne kadar simetrik ve basit ise o kadar gerçeği betimlemede başarılı olduğunu örnekler ile anlatıyor.
Ancak buna rağmen ‘kazara oluşu’ bakın şöyle dile getiriyor,( çeviri pek iyi olmadı ama)
”Daha fazlasını elde etmek için daha fazlasına ihtiyacınız yok. Bu ortaya çıkmayı ifade eder. Hayat, fizik ve kimya’dan, artı birçok kazara olaydan(rastlantı) ortaya çıkabilir. İnsan zihni nörobiyoloji ve bir çok rastlantı’dan ortaya çıkabilir. Kimyasal bağ yapısı fizikten ve belirli raslantılardan ileri gelir. Daha temel şeyleri ve artı kazara oluşu takip ediyor oluşu bu konuların önemini azaltmaz. Bu genel bir kaidedir, ve anlamak için kritik derecede önemlidir. Daha fazlasını elde etmek için daha fazlasına ihtiyacınız yok.”
Yani kısaca bu kadar muhteşem bir yapının varlığını sadece fizik ile değil üstüne bir de kazara olan olaylara bağlı olduğunu vurguluyor. Halbuki kazara olgusu yerine olasılıksal sınırlı uzayda seçilim olması pek ala dile getirilebilir. Günümüze gelinmesi için sadece fizik yasalarının yetersiz olduğunu dile getirmesi de oldukça dikkat çekici aslında.
yaşar demiş
Sinan abi bir de “büyümede seküler eğilim ” var (Proceedings of the Nutrition Society (2000), 59, 317–324
CAB InternationalPNSProceedings of the Nutrition Society (2000)0029-6651© Nutrition Society 2000 59 PNS 20-009Growing up with good nutrition: first 20 yearsT. J. Cole317 324 8© Nutrition Society 2000
Secular trends in growth) . Buda zamanla insanların boylarının poslarının büyüdüğünü belirtiyor. Bu durum 10- 30 mm/10 yıl gibi bir boy uzamasından bahsediyor.
Evrim sürecinde mesela bir deniz canlısı ile köpek dönüşümünde köpeğe en yakın köpeğimsi canlılar neden yok. Yani ne köpek ne de başka birşey.. Ara formlar yok mu hiç bu evrimde .. hani bizim evrimimizdeki şu yavaş yavaş kalkan insan görünümünün o ara formları neden yok. Onlara ne olmuş bu arkadaşlar nasıl kaybetmişler.
Sinan Canan demiş
Ara form işi, tanımı gereği sıkıntılıdır biraz. Evrim biyologlarına göre bizler de ara formlarız ve çevre şartlarına göre değişimimizi sürdürmekteyiz :)). Aslında canlılar dünyasına bakınca her türden, her ortama uyum sağlamış canlıalrı, biribirinden ufacık farklarla ayrılan türleri görebiliyoruz. Bu çeşitlilik bir taraftan yukarıdaki ifadeyi doğrular görünüyor. Fakat kademeli değişim görüşünde bir sıkıntı var ki, “sakat türler” gibi şeyleri görmemiz lazım. Fakat ona da çeşitli açıklamalar getiriliyor. Bilimde kanıtın yokluğu kanıt olmadığı için de bu mesele bir türlü çözülmüyor. Sıkıntı şu ki, kimsenin görmediği ve deneyimlemediği (çoooooook uzun zamanlara yayıldığı iddia edilen) bir şey için kavga edip duruyoruz aslında… Bu bir iktidar savaşı…